Babamın Güvercinleri
Gemlik bahçesinde öğrendiğim türler, babamın kümesi ve güvercinlerin özgürlük seçimi.
Güvercinler bana hep başka türden görünmüşler. Doğanın akışına uyumsuz bir yerde duruyorlar gibi; kuşturlar, istedikleri zaman gidebilirler. Köpek bağlarsınız, kedi eve alırsınız; giderlerse peşlerinden koşarsınız ya da kapıda beklersiniz. Güvercin öyle değil. Hapsetmeniz, bağlamanız gerekmez; kümesi açık, gökyüzü açık. Gitmek istediğinde yapacağınız pek bir şey yok, bu onların kararı. Ama kaldıklarında bilirsiniz: o güvercin sizi seçmiştir. Bu his, çocukluğumda babamın kümesinde otururken yerleşti. Özgürdürler; özgürlüklerinden vazgeçmezler. Gerekirse canlarını feda ederler, fakat o küçük sıcak kümeste kalmayı da seçerler.
Babam Ekrem güvercin beslerdi. Hobi olarak, ciddi olarak, ama ticarete hiç dökmeden. Mahallede güvercin satan, takas eden, yarıştıranlar vardı; Terzi Ali gibi. Babamla lise yıllarında aynı çevredeydiler; çarşıya çıktığımızda sık sık uğradıkları yerlerden biri Terzi Ali’nin dükkânıydı. Terzilik masasının yanında güvercin muhabbeti, hangi kuşun nereden geldiği, kimin kümesinde ne vardı; babamın çocukluğumda dinlediğim konuşmaların bir kısmı oradan. Ali de güvercin beslerdi. Babam onlardan farklıydı: kuşları para için değil, gökyüzü için tuttu. Amca Mehmet’ten öğrenmiş; bu da Sandıklı tarafında, aile içinde aktarılan bir şeydi. Babam 1961’de Sandıklı’da doğmuş, orada büyümüş; Endüstri Meslek Lisesi’nden mezun olmuş. Güvercin besleyenler arasında kuş veraseti diye bir şey vardı: iyi bir kuşun yavrusu, iyi bir kümesin alışkanlığı, bir amcadan yeğene geçerdi. Babam bunu amca Mehmet’ten almış; biz Gemlik’e taşındığımızda güvercinler onunla geldi. Memleket değişmişti, adet değişmemişti.
Gemlik’teki bahçeli evimizi hatırlıyorum. Çifte kahvelerden girince soldaki sokakta, dış cephe turkuazın biraz daha yeşile çalan bir renkteydi. Arkada ayva, armut, erik, incir, üzüm, elma; babamın ve annemin bahçesi. Kümes babamın yaptığı bir yapıydı; evin arka tarafında, meyve ağaçlarının arasında. Orada salıncak da vardı; kardeşim Burcu ile sallanırdık. Ama kümes babamın alanıydı. Sabahları yemlemeye giderdi; biz uyurken ya da okula hazırlanırken o bahçede bir adet vardı. Kuşların sesi, yem torbasının hışırtısı, babamın ara sıra havaya kaldırdığı bir güvercinin gölgesi. Akşamüstü de vardı: kuşları salıverirdi, gökyüzünde daireler çizerler, bir süre sonra kümesin çevresinde toplanırlardı. Babam onları sayardı, kim eksik, kim geç geliyor. Bahçe hem oyun alanımız hem babamın küçük dünyasıydı; biz salıncakta, o kümesin gölgesinde.
Türleri öğretmeye orada başladım. Ansiklopedi gibi değil; avucunda, havada, sesle. Ayna kuyruk, takma kuyruk, takma kanat; görünüşe göre ayırdılar. Miske, mermeri, tepeli, perçemli, paçalı; isimler kulağa garip gelirdi ama babam söylediğinde her biri bir yüz, bir hareket, bir uçuş çizgisi alırdı. Uçuş stiline göre de vardı: kelebek, taklacı, fişekçi… Hangisi nasıl kalkar, nasıl döner, havada ne kadar kalır. Taklacı havada bir anda durur, geriye düşer gibi görünür, sonra yine yükselir. Fişekçi denizde dalga gibi, hızlı, karasız, aniden yükselir. Kelebek daha yumuşak, daha dairesel. Babam bunları gösterirken kuş ansiklopedisi okumuyorduk; babamın eli, gökyüzü ve ses yeterliydi. Ben çoğunu unuttum mu unutmadım mı bilmiyorum; ama o bahçede babamın parmağıyla gösterdiği kuşların gölgesi hâlâ duruyor.
Güvercin besleyenlerin dili ayrı bir dil. Mahallede kim güvercin tuttuğunu bilirdin; kim ticarete döktüğünü de. Kuşun kanadındaki desen, gagasının rengi, uçuşta ne kadar yükseleceği; bunlar sohbet konusuydu. Babam dökmedi. Kuşları satmazdı, yarış parası peşinde koşmazdı. Onun için güvercin bir stok değildi; her kuşun adı, huyu, alışkanlığı vardı. İşi fabrikadaydı, Tügsaş, azot; mesailer, tatiller, Gemlik’te kalma meselesi. Bayramlarda Sandıklı’ya gitmezdik çoğu zaman; mesai tatil gününde daha çok kazandırdı. Sandıklı babamın memleketiydi; düğünlerde, akraba ziyaretlerinde oraya giderdik. Kumalar Dağı’nın gölgesi, babamların evinin dibindeki kale tepesi, Sandıklı düğünlerinin çorbası; bunlar başka bir hikâye. Günlük hayat Gemlik’te akardı. Güvercinler bu iki dünyayı birbirine bağlayan ince bir ip gibiydi.
Gökyüzü aynı gökyüzüydü, babam böyle derdi. Sandıklı’da kaldığı gökyüzü, Gemlik’te yaşadığı gökyüzü; güvercin çıktığında aynı mavi. Gemlik’te yaşarken Sandıklı’ya özlemini kümesle, uçuşla gideriyordu. Kuşları salıverdiğinde ya da havada izlediğinde memleket değişmiyordu; sadece yukarı bakıyordun. Kıbrıs’ta askerlik yaptığında da güvercin beslemeyi ihmal etmedi. Tank birliğinde, başka bir coğrafyada, küçük bir alanda yine o adet vardı. Askerlik başka bir hikâye; burada sadece şunu söylemek istiyorum: güvercinler onun için ara sıra yapılan bir şey değildi. Hayatın parçasıydı.
Özgürdürler, dediğim gibi. Kümesi terk edebilirler. Babamın kümesinden de gidenler oldu. Kimisi aylar sonra döndü; kimisi hiç dönmedi. Döndüklerinde sevinirdik, sanki haber gelmiş gibi; o kuş hâlâ burayı hatırlıyor, hâlâ bu kümesi seçiyor. Gitmeyenler için endişe, dönenler için sessiz bir kutlama. Babam yenilmezdi bu konuda; kuş gitti diye kümesi kapatmazdı. Yeniler eklerdi, eskiler dönerdi, bazıları kaybolurdu. Çocuk gözüyle bu kayıp ve dönüş döngüsü hem korkutucu hem büyüleyiciydi; gökyüzünün kapısı açık kalıyordu. Bu döngüyü izlemek ayrı bir eğitim: sahiplenmek ve bırakmak aynı anda. Güvercin tutmak fedakârlık isteyen bir hobi; zaman, yem, dikkat, ama en çok da bırakma becerisi.
Bazen Sandıklı’nın insanına da güvercin benzetmesi yapardım, babamın kitap notlarında, benim kafamda. Hayalleri var ama hayalleri için uçup gitmezler; özgürdürler ama özgürlüklerinden vazgeçmezler. Gerekirse canlarını feda ederler, fakat o küçük sıcak kümeste, ailede, memlekette, tanıdık sokakta kalmayı seçerler. Babam Gemlik’te kaldı; güvercinleri Sandıklı’ya taşıdı, gökyüzüyle. Ben o bahçede, o kümesin yanında, güvercinlerin nasıl hem bağlı hem özgür olduklarını ilk kez anladım.
Şimdi o ev yok, kümes yok, babam yok. Ama bir güvercin havada takla attığında, nerede olursam olayım, hâlâ babamın parmağını, Terzi Ali’nin dükkânını, Gemlik’teki turkuaz cepheyi ve Sandıklı’ya uzanan o ince ipi hatırlıyorum. Güvercinler ticaret değildi bizim evde. Seçimdi. Kaldıklarında sizi seçmişlerdir; babam da onları seçmişti. Bu yazı onun kümesine, bahçeye ve öğrettiği gökyüzüne bir not.